Nasıl bir Zulüm karşısındayız

Bizzat Kuran’ın  "Allah ile aldatmak" diye andığı bir büyük zulüm karşısındayız. Bu zulmün küresel düzeyde en dikkat çekici göstergesi süper zulümlerin imparatorluğu olan süper güç ABD’nin dünyayı talan aracı olarak kullandığı

Dolar’ ın üstündeki o bilinen sözdür: "In God we trust!" yani  Allah a güvenip dayanırız biz

 

Evet süper bir devletin parasının üstündeki bu söz  bazılarınca dindarlığın Tanrı’ ya saygının bir göstergesi gibi tanıtılır  Kuran açısından baktığımızda gerçek bunun tam tersidir.  Kuran dindarlık belge ve ifadelerinin insanlar arasında bir değer ölçüsü olmasını yasaklamakta dindarlığın (takvanın) sadece Tanrı ile insan arasında bir değer ölçüsü olması gerektiğini bildirmektedir. Takvanın kimde olduğunu da sadece ve sadece Allah bilir.  
O halde  en masum niyetlerle de olsa  dindarlığın bir  insanlar arası değer belirleyici' olarak öne çıkarılması  Kuran’ a göre bir insanlık suçudur; dine-imana hakarettir Allah ile aldatmanın en şerir şeklidir.   

 

Süper sömürgeci güç bu şerri dünyanın gözünün içine baka baka

yaymaktadır. ABD parasının üstündeki sözün Kuranî ve Islamî vicdanla değerlendirilmesi şöyle yapılabilir:  ABD  parasının üstündeki bu ifadeyle demek istemektedir ki: "Ben insanları dünyayı sömürdüklerimi iki şeyle aldatırım; Para ve Tanrı".  
Işte bizim sakındırmak istediğimiz de bu ikisidir. Göreceksiniz ki Allah ile aldatanların gerçek Tanrısı paradır, maldır,   dünyalıktır.  Allah ile aldatma zihniyetinin paranın üstüne konan bir sloganla ifadesi  bu bakımdan çok anlamlıdır.
  
O halde  önce nasıl bir zulüm karşısında olduğumuzu bilelim. Bunu bilmeden yakamıza yapışan dehşeti tanıyamayız.  O dehşeti tanımadıkça yeterince ürperip kendimize gelemeyiz.  Ve böyle olunca da çare aramak ihtiyacı duymayız.   
Aynı zamanda bir matematikçi olan fakat tarihe bir mistik olarak geçen ve dinler tarihinin en ünlü mistik dindarları arasında bulunan Fransız bilgin-düşünürü Blaise Pascal (ölm 1662) tarihin derinliklerinden insanlığa şunu duyuruyor: Dinsel inançlara sığınmadıkça insan kötülüğü büyük bir zevkle ve acımasızca asla yapamaz." (James A  Haught; Kutsal Dehşet  3)  

 

Şimdi  Türkiye’yi sarsmış ve basının gündeminde haftalarca kalmış üç olayı bir kez daha ürpererek okuyup Allah ile aldatmanın yaratabileceği büyük dehşetin nerelere uzanabileceğini yakından görelim:  
Gaziantep in Kilis ilçesinde bir baba bir yaşındaki kızını düşünde gördüğü şeyh efendinin tekkesine götürüp gelin gibi süsledikten sonra taşa üç kez sürdüğü bıçağıyla kurbanlık koyun gibi kesmiştir. Baba yakalandıktan sonra şöyle demiştir: Şeyhim en sevdiğim varlığımı Allah a kurban etmemi istedi  ben de verdim." (Milliyet, 7 Haziran 1988)  

 

13 Ekim 1990 tarihli Güneş gazetesinden: Otuz yaşındaki bir yurttaş Şanlıurfa da bir mağarada  üç yaşındaki oğlunun başını bıçakla kesti ve yakalandıktan sonra şunları söyledi: Devam ettiğim tekkenin şeyhi bana çocuklarını çok sevenlerde Allah sevgisi azalır. Bu sebeple üç çocuğundan birini kurban etmen gerekir dedi. Bunun üzerine çocuklarımın en küçüğü olan Abdullah`ı evden alarak kendisine dondurma alıp söz konusu mağaraya getirdim  Gözlerini bağlayarak bıçakla boğazını kestim. Olay gecesi şeyhin oğlumu geri getirmesini bekledim. Çocuk geri gelmeyince ertesi gün tekkeye gidip şeyhin yüzüne tükürdüm. Aileme haber vererek cinayeti saklamaya karar verdik."  

 

Araştırmacı-Yazar Cengiz Özakıncı’nın önemli kitaplarından biri olan Dil ve Dinin 8. basım  25. sayfasında şu satırları okuyoruz: Türbanlı bir kız başörtüsü takmayan annesini  başını örtmediği için 30 yerinden bıçaklayıp gözlerini oyarak ve kollarını keserek din uğruna gerekçesiyle öldürmüştür. Yakalanıp sorgulandığında  başını örtmemekte direten annesinin muzır ve münafık olduğunu  katli vacip olduğu için öldürdüğünü söylemiştir. Genç kız kendisini Islam ın bıçağı olarak görmektedir  (Cumhuriyet gazetesi, 9 Nisan 1997)  

 

Yaşadığımız günlerin ünlü gazetecilerinden biri yakamıza yapışan dehşeti şöyle anlatıyor:  
Birileri Allah ın adını kullanıp paralar elde ediyor Holdingler şirketler kuruluyor inançlı insanlarımıza kanca atılarak paralar toplanıyor.  Bu amaçla hoca efendiler kullanılıyor. Toplanan paraların belli bir miktarı cami avlularında komisyon olarak onlara dağıtılıyor. Allah adını kullanarak milyonlarca dolar para kazanıyorlar. Saf vatandaşlarımıza cami avlularında yaklaşıp Allah ın adını kullandıklarında paralar oluk gibi akıyor. O paralar sonra ya bir siyasal partinin adamlarına teslim ediliyor ya da tefecilikte kullanılıyor. Allah adını kullananların yelpazesi fevkalade geniş  Bunlarda her yol var: Dolandırıcılıktan cinayete kadar. Oyun Müslümanların müminlerin üzerinden oynanıyor

 

Ve Türkiye de milyonlarca gerçek Müslüman bu kesime tepki gösteremiyor. Allah adına terör örgütleri kuruluyor  vahşi cinayetler işleniyor. Mezar evlerden toplu mezarlardan cesetler fışkırıyor. Sivas`ta ülkemizin nice aydını Allah adına diri diri yakılıyor
Allah adına ortaya çıkan dinci gazetelerde her gün insanlara yalan iftira kin ve nefret kusuluyor. Yakası açılmadık küfürler acımasızca yağdırılıyor. Insanlar öldürülmeleri için hedef gösteriliyor. Allah adına cinayet teşvikçiliği yapılıyor. Yalancı, yüzsüz, riyakâr, dedikoducu, karanlık suratlı bir yığın adam bir araya gelmiş Allah adına sövüyor  iftira yağdırıyor (Emin Çölaşan; Hürriyet  25 Ocak  2000)  

 

Emin Çölaşan’ın yazdıkları dinci siyaset çevrelerinin din dışı saydığı bir aydının tespitleridir. Fakat Türkiye’ de Allah ile aldatma zulmü o kerteye gelmiştir ki, Emin Çölaşan gibilere yıllarca hakaret yağdırmış bir Islamcı-Yazar (Mehmet Şevket Eygi) bile artık isyan etmiş ve Emin Çölaşan’ın söylediklerinden daha ağırlarını söylemek zorunda kalmıştır. Eygi isyanının önemli cümleleri  ilginçtir ki Emin Çölaşan tarafından alıntılanmıştır  M.Ş. Eygi `nin müthiş satırlarını Çölaşan’ın 1 Temmuz 2003 tarihli yazısında M.Şevket Eygi şöyle diyor:  
    
Sevgili din ve iman kardeşlerim! Biz hepimiz bir ümmet teşkil ediyoruz. Ümmet en medenî  en olgun en faziletli  en şerefli topluluk demektir. Biz maalesef bir Islam ümmeti olamamışız ve bugünkü acınacak perişan duruma düşmüşüz. Bizim topluluğumuz şu anda yığınlardan veya sürülerden ibaret bir kuru kalabalıktır.   
Biz  1950`lerden bu yana 40 bin cami binası  bu iş için trilyonlarca dolar harcama yaptık. Ama bunlar Islam medeniyet ve kültürüne uygun güzel estetik vasıflı binalar olmadı. Bunların mihraplarına geçecek kaliteli imamlar  minberlerine çıkıp hutbe okuyacak kaliteli hatipler Müslümanları uyaracak kaliteli vaizler yetiştirmeyi düşünmedik. 70 bin camiye hela imam ve müezzin lojmanı yaptırdık. On binlerce camiye kalorifer yaptırdık pahalı klima cihazları taktık. Camileri hoparlörlerle ışıldaklarla vantilatörlerle doldurduk. Evet son elli yıl içinde bunlara trilyonlar harcadık.

  
Bütün gücümüzü Kuran kursu imam-hatip mektebi  ilahiyat fakültesi açmaya sarf ettik.  Hesabı yapılsa bunlara akıllara durgunluk verecek miktarlar harcadık. Daha bitmedi... Birtakım din baronları için her yıl milyarlarca dolar para topladık. Bu paraların yerli yerince akıllıca harcanıp harcanmadığını hiç sorgulamadık kontrol etmedik."  "Ramazanlarda birtakım din cemaatleri beş yıldızlı lüks otellerde bin kişilik ihtişamlı israfil  gösterişli  günahlı iftarlar veriyordu. O fücur yuvalarında verilen iftarlar dinimize uygun muydu?"  

 

Zengin olan Müslümanların çoğu ipin ucunu kaçırdı şaşırdı dağıttı. Milyon dolarlık lüks meskenler yüz binlerce dolarlık yazlıklar, lüks limuzinler israf, sefahet, rezalet gırtlağa kadar çıktı   
Biz; bir sürü hizip, fırka, grup, cemaat ve tarikata ayrıldık ve birbirimizle çekişip tepişmeye başladık. Yığın ve sürü haline gelen on milyonlarca Müslüman şu anda vahim bir kırsal kesim ve varoş zihniyeti  marjinallik  parçalanmışlık içindedir.

   
Hazretim yanılmaz bizim cemaatin ulu zatı hata yapmaz  hoca efendi yanlış  yapmaz... dedik. Sorgulama yok, hesap sormak yok, kontrol yok. Bu şartlar altında ümmetin işleri elbette kötüye gider.   
Bizi mahvedenler militan din düşmanları değil içimizdeki din sömürücüsü din rantı yiyen işbirlikçi hain alçaklardır

 

Şuraya aktardığım satırlarının altına imza atmakta asla tereddüt göstermeyeceğim (Mehmet Şevket Eygi)  biz bu gerçekleri yıllar boyu dile getirirken sırf nefsanî dürtülerle bize karşı çıkanlardan biridir. Ama gerçek ortaya çıktı o bile şu satırları yazacak bir noktaya gelmiştir.  Keşke bunları on yıl yirmi yıl önce yazmış olsaydı. Yıllar ve yıllar kaybedildi  Yazık oldu Müslümanlara yazık oldu Türkiye`ye. 
   
Evet 16.yüzyıldan iki binli yıllara  Pascal’ dan Emin Çölaşan’ a,  M  Şevket Eygi’ ye hep aynı kahırlı şikayet hep aynı acı.  Bunlara daha yüzlercesini  binlercesini eklemek mümkün.  
Allah ile aldatmanın toplum ölçeğinde hangi kahırlara mal olduğunu anlamak isteyenler genelde tüm Islam dünyasına özel olarak da Taliban Afganistan’ına bakmalıdır.

   
Taliban vahşetine kocasını kurban vermiş ama kendisi kaçıp kurtulabilmiş bir hanımın dünyaya gözyaşları içinde anlattıklarından bazı cümleler:  Cin, şeytan gibi çıkıyorduk sokağa. Birbirimizi tanıyamıyorduk. Erkekleri tanıya-biliyorduk sadece. Çader denen çarşaf topuğa kadar olduğu için çıplak ayaklar fark ediliyordu. Çıplak ayakla yakalanan kadınlar beyaz tenli ve güzel ayaklıysa daha çok kırbaçlanıyorduÇader öylesine sert ve ağırdı ki başımda taş taşır gibi oluyordum. Başımı yana çeviremezdim. Tıpkı koşumdaki atlar gibiydik. Kadınsı hatlarımız belli olmasın diye 5 metrelik çader kumaşı tepemizde kalın plilerle birleşiyordu. Göz bebeklerimiz hizasında toplu iğne başı kadar iki delik vardı sadece. Kokuları bile alamıyordum.

   
Evlerin perdeleri bile kalın olacak. Evin içinin görünmesi de suçtur. Sokaklarda dolaşan kötülüğü engelleme gruplarının uygunsuz bulduklarını söyledikleri kadınlara istedikleri kadar kırbaç vurma hakları vardı.   
Erkekler sarık yahut külah takmaya mecbur. Eğer saçları bunların dışında kalıp görünüyorsa hemen kazınıyor.  Sakallar avuçlanıp ölçülüyor. Avucun dışına çıkacak uzunlukta değilse dayak ve hapis cezası var. Ezan sesi duyulduğu an herkes panikle camiye koşuyor. Abdest var mı  yok mu bakılmıyor. Toplayıp namaza götürüyorlar.  (Hürriyet gazetesi Pazar Eki  22 Temmuz 2001)  

 

Kısaca  tarihin en büyük kanlarının  dehşetlerinin  iftiralarının  ihanetlerinin  soygun ve vurgunlarının arkasında  aldatma ve susturma aracı olarak hep Allah var din var. "Kutsal" yaftalı kavramlar kişiler var.  
Peki  ne oluyoruz? Kim ne yapıyor`da din insan hayatına bir zulüm ve kan aracı olarak giriyor? Kim ne yapıyor da bu böyle oluyor? Bu zehirli kahırdan kurtuluşun yolu nedir?  
Bu olmak yahut olmamak  sorusunun bu ölüm-kalım sorusunun cevabını kalıcı ve kurtarıcı biçimde veren tek kaynak var  o da Kuran dır. 

 

Kuran’ın bir mucizeler kitabı olduğu hep söylenir. Ama o mucizelerin insan hayatına çıkışlar ışıklar getirecek kısımlarına asla değinilmez. Hatta işin o tarafı bir soru konusu bile yapılmaz. Yapılsa ve sorulsa bilinirdi ki  Kuran’ın en büyük mucizelerinden biri işte bu soruya getirdiği cevapta yatmaktadır.  
O cevap asırlardır gündeme getirilmemiştir üstü örtülmüştürO cevabı gündeme getirecek soru sordurulmamıştır.

O soruyu sorduracak Kur an ayetlerinin (bazı toplumlarda ve devirlerde tüm Kur an ın) üstü  akıl almaz oyunlarla örtüldüğü için  kitleler o soruyu soracak bilgi ve bilinç çizgisine asla ulaşamamışlardır.   
  
‘ Israfil sûru gibi bir cevaplar serisi çıktı. Bu nefesle de uyanmayanlara şu Kuran’ın ayetini okumaktan başka yapacağımız hiçbir şey yoktur: Allah  bir toplumun maruz kaldığı şeyleri onlar birey olarak içlerindekini/birey olarak kendilerine ilişkin olanı değiştirmedikçe, değiştirmez.  Allah bir topluma bir perişanlık dileyince de artık onu geri çevirecek bir güç yoktur. Ve onlar için Allah dışında koruyucu bir dost da olamaz  (Ra'd, 11) 

 

 

Kaynak: Allah ile Aldatmak, Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk